İngilizce Metin: Orta Seviye (B2)
· Kişisel Gelişim
B2 seviyesinde artık sadece olay anlatan metinlerle yetinmiyoruz. Bu yazıdaki on metin, bir fikri savunan ya da bir konuyu farklı yönleriyle ele alan kısa denemeler. Edilgen yapılar, "might", "could" gibi olasılık bildiren kalıplar ve "however", "on top of that" gibi bağlayıcılar sık sık karşınıza çıkacak.
Konuları gündelik hayatta gerçekten konuştuğumuz şeylerden seçtim: neden işleri ertelediğimiz, dizilerle dil öğrenmenin işe yarayıp yaramadığı, evde ne kadar yemek israf ettiğimiz gibi. Her metnin Türkçesi altındaki "Metnin Türkçesi" alanında. Bu seviyede çeviriye bakmadan önce metni iki kez okumanızı özellikle öneririm.
Bu metinler nasıl okunmalı?
- Metni önce bir kez sözlüğe bakmadan baştan sona okuyun. Her kelimeyi anlamanız gerekmiyor, ne anlatıldığını yakalamanız yeterli.
- İkinci okumada bilmediğiniz kelimelerin altını çizin ve anlamlarını cümleden tahmin etmeye çalışın.
- Ancak ondan sonra "Metnin Türkçesi" alanını açıp tahminlerinizi kontrol edin.
- Son olarak metni sesli okuyun. Mümkünse kendinizi kaydedin ve birkaç gün sonra tekrar dinleyin.
Sesli okuma kısmını neden bu kadar önemsediğimi İngilizce telaffuzu nasıl gelişir yazımda anlatmıştım.
Metinler
1. Why We Procrastinate (Neden Erteleriz)
Most people think procrastination is a time-management problem. If we just had a better calendar or a stricter routine, the theory goes, we would get things done. Yet anyone who has spent an afternoon cleaning the kitchen instead of writing a report knows that time was never the issue. The kitchen didn't need cleaning. The report simply felt unpleasant, and cleaning was a way to escape that feeling.
Many psychologists now describe procrastination as a problem of managing emotions. When a task makes us feel anxious, bored or afraid of failing, putting it off brings immediate relief. Unfortunately, that relief doesn't last. The task is still there tomorrow, and now it comes with guilt as well, which makes it even less attractive. This is how a small job can grow into a source of real stress.
If this is true, the most useful thing we can do is make the first step feel safe. One technique that works for many people is to promise yourself just five minutes: open the document, write one bad sentence and allow yourself to stop. Surprisingly often, you won't want to. Another is to be kinder to yourself after you procrastinate. One study of university students found that those who forgave themselves for putting off studying for an exam procrastinated less before the next one. It sounds too simple, but it might be worth trying before you clean the kitchen again.
Metnin Türkçesi
Çoğu insan ertelemenin bir zaman yönetimi sorunu olduğunu düşünür. Bu görüşe göre daha iyi bir takvimimiz ya da daha sıkı bir düzenimiz olsa işlerimizi hallederdik. Oysa rapor yazmak yerine bütün öğleden sonrayı mutfak temizleyerek geçirmiş herkes, sorunun hiçbir zaman zaman olmadığını bilir. Mutfağın temizlenmeye ihtiyacı yoktu. Rapor sadece tatsız geliyordu ve temizlik o duygudan kaçmanın bir yoluydu.
Bugün pek çok psikolog ertelemeyi bir duygu yönetimi sorunu olarak tanımlıyor. Bir iş bizi kaygılandırdığında, sıktığında ya da başarısız olma korkusu yarattığında, onu ertelemek anında rahatlatır. Ne yazık ki bu rahatlama uzun sürmez. İş yarın da oradadır, üstelik artık yanında suçluluk duygusu da vardır ve bu onu daha da itici hâle getirir. Küçük bir iş böylece gerçek bir stres kaynağına dönüşebilir.
Bu doğruysa yapabileceğimiz en faydalı şey, ilk adımı güvenli hissettirmek. Pek çok kişiye iyi gelen bir yöntem, kendine yalnızca beş dakika söz vermek: Belgeyi aç, kötü bir cümle yaz ve istersen bırak. Şaşırtıcı derecede sık, bırakmak istemezsin. Bir diğeri de erteledikten sonra kendine daha anlayışlı davranmak. Üniversite öğrencileriyle yapılan bir araştırmada, bir sınava çalışmayı ertelediği için kendini affeden öğrencilerin bir sonraki sınavdan önce daha az erteleme yaptığı görülmüş. Kulağa fazla basit geliyor ama mutfağı yeniden temizlemeden önce denemeye değer.
2. The Hidden Cost of Fast Fashion (Hızlı Modanın Gizli Bedeli)
A T-shirt that costs less than a sandwich seems like a good deal. Over the past twenty years, clothes have become so cheap that many of us buy far more than we need, wear them a few times and throw them away. Shops now release new collections every few weeks instead of once a season, and online stores make it possible to buy a whole outfit in less than a minute.
The real cost, however, is paid elsewhere. Producing clothes uses huge amounts of water, especially when they are made from cotton, and the dyes used in factories often end up in rivers. Many garments are made from synthetic materials such as polyester, which is produced from oil and sheds tiny plastic fibers every time it is washed. On top of that, a large share of the clothes that people donate or throw away is never worn again. Some of it is shipped abroad, where it ends up in landfills or on beaches.
We don't have to feel guilty every time we buy a pair of socks, but a few small habits can make a difference. Buying fewer, better-quality items, repairing clothes instead of replacing them and shopping second-hand are all easy places to start. A useful question to ask before buying something is: "Will I wear this at least thirty times?" If the honest answer is no, it may not be such a good deal after all.
Metnin Türkçesi
Bir sandviçten ucuz bir tişört iyi bir pazarlık gibi görünür. Son yirmi yılda kıyafetler o kadar ucuzladı ki çoğumuz ihtiyacımızdan çok daha fazlasını alıyor, birkaç kez giyiyor ve atıyoruz. Mağazalar artık sezonda bir yerine birkaç haftada bir yeni koleksiyon çıkarıyor, internet mağazaları da bir dakikadan kısa sürede baştan aşağı bir kombin almayı mümkün kılıyor.
Ancak asıl bedel başka bir yerde ödeniyor. Kıyafet üretmek, özellikle pamuklu olanlarda, muazzam miktarda su tüketiyor ve fabrikalarda kullanılan boyalar çoğu zaman nehirlere karışıyor. Pek çok giysi, petrolden üretilen ve her yıkamada minicik plastik lifler bırakan polyester gibi sentetik malzemelerden yapılıyor. Üstüne bir de insanların bağışladığı ya da attığı kıyafetlerin büyük bir kısmı bir daha hiç giyilmiyor. Bir bölümü yurt dışına gönderiliyor ve oralarda çöplüklerde ya da sahillerde son buluyor.
Her çorap aldığımızda suçluluk duymamız gerekmiyor, ama birkaç küçük alışkanlık fark yaratabilir. Daha az ama daha kaliteli şey almak, kıyafetleri atmak yerine tamir ettirmek ve ikinci el alışveriş yapmak başlamak için kolay adımlar. Bir şey almadan önce sorulabilecek faydalı bir soru da şu: "Bunu en az otuz kez giyer miyim?" Dürüst cevap hayırsa, belki o kadar da iyi bir pazarlık değildir.
3. Can You Learn a Language From TV Series? (Dizilerle Dil Öğrenilir mi?)
Ask a group of people who speak excellent English how they learned it, and a surprising number will mention a TV series. Friends is the classic answer, but these days it might be anything from a crime drama to a cooking show. So is watching TV really an effective way to learn a language, or is it just an enjoyable excuse to stay on the sofa?
The answer depends largely on how you watch. Researchers who study language learning talk about "comprehensible input": language that is just a little above your current level. If you understand almost nothing, your brain has nothing to hold on to, and you learn very little. If you understand most of it, the context helps you guess the rest, and new words and phrases slowly become familiar. This is why a sitcom about friends in a café is often more useful for an intermediate learner than a fast-paced legal drama full of technical vocabulary.
Subtitles matter too. Watching with subtitles in your own language is relaxing, but you end up mostly reading your own language. English subtitles are more demanding, and they help you connect the sounds you hear with the words on the screen. A good approach is to watch an episode with English subtitles and then watch a short scene again without any. Pause, repeat the lines out loud and try to copy the actors' rhythm. It feels silly at first, but it is one of the best pronunciation exercises there is, and it's free.
Metnin Türkçesi
Çok iyi İngilizce konuşan bir grup insana bu dili nasıl öğrendiklerini sorun, şaşırtıcı sayıda kişi bir diziden bahsedecektir. Klasik cevap Friends'tir ama bugünlerde bu bir polisiye diziden yemek programına kadar her şey olabilir. Peki dizi izlemek gerçekten etkili bir dil öğrenme yolu mu, yoksa kanepeden kalkmamak için keyifli bir bahane mi?
Cevap büyük ölçüde nasıl izlediğinize bağlı. Dil öğrenimi üzerine çalışan araştırmacılar "anlaşılabilir girdi"den söz eder: mevcut seviyenizin biraz üstünde kalan dil. Neredeyse hiçbir şey anlamıyorsanız beyninizin tutunacağı bir şey olmaz ve çok az şey öğrenirsiniz. Büyük kısmını anlıyorsanız bağlam geri kalanını tahmin etmenize yardım eder ve yeni kelimeler, kalıplar yavaş yavaş tanıdık gelmeye başlar. Bu yüzden kafede takılan arkadaşları anlatan bir komedi dizisi, orta seviyedeki biri için teknik terimlerle dolu, hızlı akan bir hukuk dramasından çoğu zaman daha faydalıdır.
Altyazı da önemli. Kendi dilinizde altyazıyla izlemek rahatlatıcıdır ama sonunda çoğunlukla kendi dilinizi okumuş olursunuz. İngilizce altyazı daha zorlayıcıdır ve duyduğunuz seslerle ekrandaki kelimeleri eşleştirmenize yardım eder. İyi bir yöntem, bir bölümü İngilizce altyazıyla izleyip ardından kısa bir sahneyi altyazısız tekrar izlemek. Durdurun, replikleri sesli tekrarlayın ve oyuncuların ritmini taklit etmeye çalışın. Başta saçma gelir ama bilinen en iyi telaffuz egzersizlerinden biridir ve bedavadır.
4. Remote Work and Our Cities (Uzaktan Çalışma ve Şehirlerimiz)
Before 2020, the daily routine of millions of office workers looked almost identical: commute into the city center in the morning, spend eight or nine hours in an office, commute home in the evening. When the pandemic forced companies to send their staff home, many people assumed it would be a temporary change. Several years later, it is clear that a large number of them have no intention of going back full-time.
This has had consequences that few people predicted. In many cities, office buildings that used to be full are now half empty for most of the week, and the cafés, dry cleaners and sandwich shops around them have lost a large part of their customers. At the same time, some smaller towns have come back to life as people who can work from anywhere have moved away from expensive cities in search of more space, cheaper rent or a garden.
Some urban planners see an opportunity in all this. Empty offices could be converted into flats, which many cities badly need, although this is often more complicated and expensive than it sounds. City centers could become places where people live as well as work. Others warn that if the trend continues, public transport, which depends on daily commuters for much of its income, could face serious problems. The shape of our cities is clearly changing, and the decisions made in the next few years will affect them for decades.
Metnin Türkçesi
2020'den önce milyonlarca ofis çalışanının günlük rutini neredeyse aynıydı: Sabah şehir merkezine git, sekiz dokuz saat ofiste kal, akşam eve dön. Pandemi şirketleri çalışanlarını eve göndermeye zorladığında pek çok kişi bunun geçici bir değişiklik olacağını düşündü. Aradan birkaç yıl geçti ve bu insanların önemli bir kısmının tam zamanlı olarak geri dönmeye hiç niyeti olmadığı artık ortada.
Bunun pek az kişinin öngördüğü sonuçları oldu. Pek çok şehirde eskiden dolu olan ofis binaları haftanın büyük bölümünde yarı boş duruyor, çevrelerindeki kafeler, kuru temizlemeciler ve sandviççiler müşterilerinin büyük kısmını kaybetti. Öte yandan her yerden çalışabilen insanlar daha fazla alan, daha ucuz kira ya da bir bahçe arayışıyla pahalı şehirlerden uzaklaştıkça bazı küçük kasabalar yeniden canlandı.
Bazı şehir plancıları bu durumda bir fırsat görüyor. Boş ofisler, birçok şehrin fena hâlde ihtiyaç duyduğu konutlara dönüştürülebilir, ancak bu çoğu zaman kulağa geldiğinden daha karmaşık ve pahalı. Şehir merkezleri hem çalışılan hem de yaşanan yerler hâline gelebilir. Diğerleri ise bu eğilim sürerse gelirinin büyük kısmını her gün işe gidip gelenlerden sağlayan toplu taşımanın ciddi sorunlarla karşılaşabileceği konusunda uyarıyor. Şehirlerimizin biçimi açıkça değişiyor ve önümüzdeki birkaç yılda alınacak kararlar onları on yıllar boyunca etkileyecek.
5. The Science of Habits (Alışkanlıkların Bilimi)
Think about what you did this morning between waking up and leaving the house. There's a good chance you brushed your teeth, made coffee and checked your phone without making a single conscious decision. Researchers estimate that a large part of our daily behavior, perhaps as much as forty percent, is driven by habit rather than by deliberate choice.
Habits form through repetition in a stable context. When you do the same thing in the same situation again and again, your brain gradually links the situation to the action, until the situation alone is enough to trigger it. This is very efficient, because it frees up mental energy for things that actually require thought. The downside is that bad habits are formed in exactly the same way, and once they are established, they are hard to break, because they no longer depend on motivation.
This explains why willpower alone so often fails. A more reliable strategy is to change your environment. If you want to read more, leave a book on your pillow. If you want to stop scrolling at night, charge your phone in another room. Linking a new habit to an existing one also helps: "After I pour my morning coffee, I will write down three things I need to do today." And be patient. A frequently cited study from University College London found that it took participants an average of about sixty-six days for a new behavior to become automatic, with huge differences between people. The popular claim that it takes twenty-one days turns out to be a myth.
Metnin Türkçesi
Bu sabah uyandığınız andan evden çıktığınız ana kadar ne yaptığınızı düşünün. Büyük ihtimalle tek bir bilinçli karar vermeden dişlerinizi fırçaladınız, kahve yaptınız ve telefonunuza baktınız. Araştırmacılar günlük davranışlarımızın büyük bir kısmının, belki yüzde kırk kadarının, bilinçli bir seçimden çok alışkanlıkla yönlendirildiğini tahmin ediyor.
Alışkanlıklar, sabit bir bağlamda tekrarla oluşur. Aynı durumda aynı şeyi tekrar tekrar yaptığınızda beyniniz o durumu o eylemle yavaş yavaş ilişkilendirir, ta ki durumun kendisi eylemi tetiklemeye yetene kadar. Bu son derece verimlidir, çünkü gerçekten düşünmeyi gerektiren şeyler için zihinsel enerji açar. Sorun şu ki kötü alışkanlıklar da tamamen aynı yolla oluşur ve bir kez yerleştiklerinde onları kırmak zordur, çünkü artık motivasyona bağlı değillerdir.
İrade gücünün tek başına neden bu kadar sık yetersiz kaldığını bu açıklıyor. Daha güvenilir bir strateji, çevrenizi değiştirmek. Daha çok okumak istiyorsanız yastığınızın üstüne bir kitap bırakın. Geceleri ekranda gezinmeyi bırakmak istiyorsanız telefonunuzu başka bir odada şarj edin. Yeni bir alışkanlığı var olan bir alışkanlığa bağlamak da işe yarar: "Sabah kahvemi koyduktan sonra bugün yapmam gereken üç şeyi yazacağım." Bir de sabırlı olun. University College London'da yapılan ve sık alıntılanan bir çalışmada, yeni bir davranışın otomatikleşmesinin katılımcılarda ortalama altmış altı gün kadar sürdüğü, üstelik kişiden kişiye çok büyük farklar olduğu görüldü. Bunun yirmi bir gün sürdüğü yönündeki yaygın iddia ise bir efsaneden ibaret.
6. Is Boredom Good for Us? (Sıkılmak Bize İyi Gelir mi?)
When was the last time you were truly bored? I mean bored for long enough that your mind started to wander, not just impatient in a queue. For many of us, the honest answer is "I can't remember." Every empty moment, whether it's waiting for a bus or the few seconds before a lift arrives, can now be filled instantly with a phone.
Since boredom is unpleasant, this might seem like a good thing. But some psychologists argue that boredom serves a purpose. It is a signal that what we are doing isn't satisfying, and it pushes us to look for something more meaningful. In one well-known experiment, people who first did a very dull task, copying numbers from a phone book, came up with more creative ideas in a follow-up test than people who hadn't been bored. The researchers suggested that a wandering mind makes unexpected connections.
The problem with filling every gap with a screen is that we never reach that point. We stop being bored, but we don't become more satisfied either. We just stay slightly distracted all the time. It's worth experimenting with leaving some gaps empty: walking without headphones, sitting on a train and looking out of the window, waiting for a friend without checking messages. The first few minutes are uncomfortable. After that, your mind may surprise you with where it goes.
Metnin Türkçesi
En son ne zaman gerçekten sıkıldınız? Kuyrukta biraz sabırsızlanmaktan değil, zihninizin dolaşmaya başlayacağı kadar uzun süre sıkılmaktan söz ediyorum. Çoğumuz için dürüst cevap "Hatırlamıyorum." Otobüs beklerken de olsa, asansörün gelmesine kalan birkaç saniye de olsa, her boş an artık telefonla anında doldurulabiliyor.
Sıkılmak hoş bir duygu olmadığı için bu iyi bir şey gibi görünebilir. Ama bazı psikologlar can sıkıntısının bir işe yaradığını savunuyor. Can sıkıntısı, yaptığımız şeyin bizi tatmin etmediğinin bir işaretidir ve bizi daha anlamlı bir şey aramaya iter. Bilinen bir deneyde, önce telefon rehberinden numara kopyalamak gibi çok sıkıcı bir iş yapan kişiler, ardından gelen testte sıkılmamış olanlardan daha yaratıcı fikirler üretti. Araştırmacılar, başıboş dolaşan bir zihnin beklenmedik bağlantılar kurduğunu öne sürdü.
Her boşluğu bir ekranla doldurmanın sorunu, o noktaya hiç varamamamız. Sıkılmayı bırakıyoruz ama daha tatmin olmuş da olmuyoruz. Sadece sürekli hafif dağınık bir dikkatle yaşıyoruz. Bazı boşlukları boş bırakmayı denemeye değer: kulaklıksız yürümek, trende oturup pencereden dışarı bakmak, mesajlara bakmadan bir arkadaşı beklemek. İlk birkaç dakika rahatsız edicidir. Sonrasında zihninizin nereye gittiği sizi şaşırtabilir.
7. The Return of Vinyl (Plağın Dönüşü)
In the early 2000s, vinyl records seemed to be finished. CDs had replaced them, and digital downloads were about to replace CDs. Record shops closed one after another, and old turntables ended up in basements and at flea markets. Then something strange happened. Sales of vinyl began to rise again, slowly at first and then quickly, and in the United States they have now overtaken CD sales.
What makes this surprising is that, by most practical measures, vinyl is worse than streaming. Records are expensive, they take up space, they scratch easily, and you have to get up every twenty minutes to turn them over. A streaming app gives you access to tens of millions of songs for the price of a single album. So why are so many people, including young people who grew up with smartphones, choosing the less convenient option?
Part of the answer is that the inconvenience can be the point. Putting on a record is a small ritual: you choose it, take it out of its sleeve, lower the needle and listen to an album from beginning to end, the way the artist intended. You can't skip a song with one finger while doing three other things. Many buyers also say they enjoy owning something physical, with large cover art they can hold in their hands. When most of our music, photos and books exist only as files, a record is something you can actually keep.
Metnin Türkçesi
2000'lerin başında plaklar bitmiş gibi görünüyordu. CD'ler onların yerini almıştı, dijital indirmeler de CD'lerin yerini almak üzereydi. Plakçılar birer birer kapandı, eski pikaplar bodrumlara ve bit pazarlarına düştü. Sonra tuhaf bir şey oldu. Plak satışları önce yavaş, sonra hızla yeniden artmaya başladı ve Amerika Birleşik Devletleri'nde artık CD satışlarını geçmiş durumda.
Bunu şaşırtıcı kılan şey, pratik açıdan bakıldığında plağın dijital dinlemeden daha kötü olması. Plaklar pahalı, yer kaplıyor, kolayca çiziliyor ve her yirmi dakikada bir kalkıp çevirmeniz gerekiyor. Bir müzik uygulaması ise tek bir albüm fiyatına on milyonlarca şarkıya erişim sağlıyor. Peki akıllı telefonlarla büyümüş gençler de dahil bu kadar çok insan neden zahmetli olanı seçiyor?
Cevabın bir kısmı, zahmetin ta kendisinin amaç olabilmesi. Plak koymak küçük bir ritüeldir: Seçersiniz, kılıfından çıkarırsınız, iğneyi indirirsiniz ve bir albümü sanatçının tasarladığı gibi baştan sona dinlersiniz. Bir yandan üç başka iş yaparken tek parmakla şarkı geçemezsiniz. Pek çok alıcı, elle tutulur bir şeye, kocaman kapak tasarımını ellerinde tutabilecekleri bir nesneye sahip olmaktan keyif aldığını da söylüyor. Müziğimizin, fotoğraflarımızın ve kitaplarımızın çoğu yalnızca dosya olarak var olurken plak, gerçekten saklayabileceğiniz bir şey.
8. Living With Less (Daha Azla Yaşamak)
A few years ago, I moved flats and had to pack everything I owned into boxes. It took eleven days. Somewhere around day six, holding a bread maker I had used exactly once, I started to wonder why I had so much stuff and whether any of it was making me happier.
I'm not the only one asking that question. Minimalism, the idea of deliberately owning fewer things, has become popular over the past decade, helped by books, documentaries and countless videos of people showing their almost empty homes. Some of this is clearly a trend, and it can turn into just another thing to buy, with expensive "minimalist" furniture and perfectly organized white shelves. The basic idea behind it, though, is older and more useful: our possessions cost us more than the price we pay for them. We have to store them, clean them, repair them and make decisions about them.
After the move, I tried a simple experiment. Every time I wanted to buy something that wasn't food or a basic need, I wrote it on a list and waited thirty days. If I still wanted it after a month, I bought it. To my surprise, I ended up buying fewer than a quarter of the things on the list. Most of the time, the desire had simply disappeared. My flat isn't empty, and I don't think it ever will be, but the next time I move, I hope it takes less than eleven days.
Metnin Türkçesi
Birkaç yıl önce ev değiştirdim ve sahip olduğum her şeyi kutulara koymam gerekti. On bir gün sürdü. Altıncı gün civarında, elimde yalnızca bir kez kullandığım ekmek yapma makinesiyle, neden bu kadar çok eşyam olduğunu ve bunlardan herhangi birinin beni daha mutlu edip etmediğini sorgulamaya başladım.
Bu soruyu soran tek kişi ben değilim. Bilinçli olarak daha az eşyaya sahip olma fikri olan minimalizm; kitaplar, belgeseller ve neredeyse bomboş evlerini gösteren insanların sayısız videosu sayesinde son on yılda epey popüler oldu. Bunun bir kısmı açıkça bir moda ve pahalı "minimalist" mobilyalar, kusursuz düzenlenmiş beyaz raflarla satın alınacak başka bir şeye dönüşebiliyor. Ama arkasındaki temel fikir daha eski ve daha faydalı: Eşyalarımız bize ödediğimiz fiyattan daha pahalıya mal oluyor. Onları saklamamız, temizlememiz, tamir etmemiz ve onlar hakkında kararlar vermemiz gerekiyor.
Taşındıktan sonra basit bir deney yaptım. Yiyecek ya da temel bir ihtiyaç olmayan bir şey almak istediğim her seferde onu bir listeye yazıp otuz gün bekledim. Bir ay sonra hâlâ istiyorsam aldım. Şaşırtıcı biçimde listedekilerin dörtte birinden azını aldım. Çoğu zaman o istek kendiliğinden kaybolup gitmişti. Evim boş değil, olacağını da sanmıyorum, ama bir sonraki taşınmamın on bir günden kısa sürmesini umuyorum.
9. Food Waste at Home (Evde Gıda İsrafı)
When people think about food waste, they usually imagine supermarkets throwing away unsold bread or restaurants scraping full plates into the bin. Those problems are real, but according to the United Nations, the largest share of the food wasted around the world is actually thrown away in our own homes.
Most of it isn't wasted on purpose. We buy a big bag of spinach with good intentions, forget it at the back of the fridge and find it a week later, dark and slimy. We cook too much rice. We throw away yogurt the day after its "best before" date, even though it would probably have been fine for several more days. Confusion about date labels is a surprisingly large part of the problem: a "use by" date is about safety, while a "best before" date is only about quality.
The good news is that household waste is also the easiest kind to reduce, because it depends on our own habits. Checking what's already in the fridge before going shopping, planning meals a few days at a time and keeping an "eat this first" box on one shelf can make a real difference. Freezing is another underrated solution: bread, cooked rice, grated cheese and even ripe bananas freeze well. Our grandparents, who lived through times when food was scarce, did most of these things automatically. In a way, reducing food waste just means remembering what they already knew.
Metnin Türkçesi
İnsanlar gıda israfını düşündüğünde genellikle satılmayan ekmekleri atan süpermarketleri ya da dolu tabakları çöpe boşaltan restoranları hayal eder. Bu sorunlar gerçek, ama Birleşmiş Milletler'e göre dünyada israf edilen gıdanın en büyük kısmı aslında kendi evlerimizde çöpe gidiyor.
Bunun çoğu bilerek yapılmıyor. İyi niyetle kocaman bir poşet ıspanak alıyor, buzdolabının arkasında unutuyor ve bir hafta sonra kararmış, vıcık vıcık hâlde buluyoruz. Fazla pilav pişiriyoruz. Yoğurdu, muhtemelen birkaç gün daha rahatça yenebilecekken tavsiye edilen tüketim tarihinin ertesi günü atıyoruz. Tarih etiketleriyle ilgili kafa karışıklığı sorunun şaşırtıcı derecede büyük bir parçası: "Son tüketim tarihi" güvenlikle ilgilidir, "tavsiye edilen tüketim tarihi" ise yalnızca kaliteyle.
İyi haber şu ki evdeki israf, azaltılması en kolay israf türü, çünkü tamamen kendi alışkanlıklarımıza bağlı. Alışverişe çıkmadan önce buzdolabında ne olduğuna bakmak, yemekleri birkaç günlüğüne planlamak ve bir rafta "önce bunu ye" kutusu tutmak gerçek bir fark yaratabilir. Dondurmak da hakkı verilmeyen bir başka çözüm: Ekmek, pişmiş pilav, rendelenmiş peynir, hatta iyice olmuş muzlar bile dondurucuda iyi saklanır. Yiyeceğin kıt olduğu zamanları yaşamış büyüklerimiz bunların çoğunu düşünmeden yapardı. Bir bakıma gıda israfını azaltmak, onların zaten bildiğini hatırlamak demek.
10. Sharing Photos of Children Online (Çocukların Fotoğraflarını İnternette Paylaşmak)
Many children today have an online presence long before they can speak. Their first ultrasound scan, their first bath and their first steps are shared with hundreds of friends and followers, sometimes within minutes. For proud parents, this feels completely natural. It's the modern version of showing the family photo album to visitors.
There is one important difference, though. A photo album stays in the living room, while a photo posted online can be copied, saved and shared by people the parents have never met, and it may still be there in twenty years. Experts have raised concerns about privacy and safety, and about something less obvious: consent. The child in the picture has no say in whether a funny or embarrassing moment becomes public. Some young people who grew up to discover their childhood documented online in great detail have said that it makes them uncomfortable, or even angry.
Some parents have responded by never showing their children's faces online, or by sharing photos only in private groups with close family. Others have decided to ask their children for permission as soon as they are old enough to understand. A useful rule might be to ask yourself before posting anything: "Would I be happy if someone shared a photo like this of me without asking?" If the answer is no, the photo can probably stay on the phone.
Metnin Türkçesi
Bugün pek çok çocuğun, daha konuşmayı öğrenmeden internette bir varlığı oluyor. İlk ultrason görüntüleri, ilk banyoları ve ilk adımları yüzlerce arkadaşla ve takipçiyle, bazen birkaç dakika içinde paylaşılıyor. Gururlu ebeveynler için bu son derece doğal. Aile albümünü misafirlere göstermenin modern hâli.
Yine de önemli bir fark var. Fotoğraf albümü oturma odasında kalır. İnternette paylaşılan bir fotoğraf ise ebeveynlerin hiç tanımadığı insanlar tarafından kopyalanabilir, kaydedilebilir, paylaşılabilir ve yirmi yıl sonra hâlâ orada olabilir. Uzmanlar gizlilik ve güvenlikle ilgili endişelerini dile getiriyor, bir de daha az göze çarpan bir konuya dikkat çekiyor: rıza. Fotoğraftaki çocuğun, komik ya da utanç verici bir anının herkese açık olup olmayacağı konusunda hiçbir söz hakkı yok. Büyüdüklerinde çocukluklarının internette en ince ayrıntısına kadar belgelendiğini keşfeden bazı gençler, bundan rahatsız olduklarını, hatta öfkelendiklerini söylüyor.
Bazı ebeveynler buna çocuklarının yüzünü internette hiç göstermeyerek ya da fotoğrafları yalnızca yakın aileden oluşan kapalı gruplarda paylaşarak karşılık veriyor. Bazıları ise çocukları anlayacak yaşa gelir gelmez onlardan izin istemeye karar vermiş. Bir şey paylaşmadan önce kendinize şunu sormak faydalı bir kural olabilir: "Biri benim böyle bir fotoğrafımı bana sormadan paylaşsa hoşuma gider miydi?" Cevap hayırsa, o fotoğraf muhtemelen telefonda kalabilir.